Nisan... Bana göre bu ay mızmız bir bebek... Elinize alıp sevince, hoplatıp zıplatınca size gülen ama tam keyfiniz yerine geldiğinde tertemiz elbiselerinizin yakasına bir güzel kusuveren şımarık bir süt bebeği...
"Mart'ın bittiğine sevinen gafiller, durun! Siz daha bende ne numaralar var görmediniz" diyor sanki bu yaramaz bebek... Pencereden bakıp güzel havaları gören, üstüne askılı bir bluz ve ince bir triko hırkacık ya da boleroyla sokağa çıkan çok insan gördüm bu ay. Aynı insanları ertesi gün kışlıkların arasından seçilmiş mont, eldiven, şapkayla da gördüm.
İnsan vücudu en çok Mart ayında yağ bağlarmış -soğuktan kendini korumak için olsa gerek-... Nisan ayında güneşi görüp erimeye başlayan o yağlar erise mi erimese mi bir türlü karar verememekten, kaç kişinin dengesini bozdu acaba...
Neyse... Nisan da bu işte... Kırkikindi yağmurlarına özel şık bir trençkot ve rengarenk bir şemsiye de -güneşli günler kadar olmasa da- içimizi açabilir diyelim...
Nisan başında Miss Turkey yarışması yapıldı... Bu yarışmanın da bana göre enteresan bir yönü vardır. Üniversitede yurtta kaldığım dönemde oda arkadaşlarımdan biri Miss Turkey'de dereceye girmişti... Ama onun da güzelliği öyle böyle değildi hani. Sabah uyandığında bile bir insanın o kadar güzel olması mümkünmüş, enteresan... Öyle birinin yanında ya güzellik anlayışınızı değiştirirsiniz, ya da yüz yıl aynalara küsersiniz...
Gelelim bu yılın güzellerine... Aslında kızların güzelliği çok tartışıldı bu sene. "Hiç mi güzel kız kalmadı" sorusuna çok kez rastladım... Ama dediğim gibi ben artık güzellikle ilgili bodoslama yorumlar yapmıyorum. Herkeste bir güzellik vardır deyip geçelim bu kısmı...
Yarışmadaki elbiselere gelince...
Güzelleri Tanju Babacan giydirmişti... "Çatlak" adlı koleksiyonundan parçaları gördü izleyenler. İzlemeyenler de yukarıda sizin için seçtiğim birkaç parçayı görebilir...
Monday, 12 April 2010
Thursday, 1 April 2010
Pentilog'da bir lady, hem de 'in red'!
Pentilog nihayet yayınlandı... Geçen ayın en soğuk ve en rüzgarlı günlerinden birinde mordolap sahibesi Jüli'yle Pentilog için yaptığımız mini çekim, dondurucu da olsa çok keyifli geçmişti...
Pentilog sayfalarında iconjane, çorapdelisi, fashiontr, styleboom, offnegiysem ve mordolap röportajlarını okuyabilirsiniz.
Yaptığımız çekimden mordolap'ın Pentilog için seçtiği fotoğraf da işte burada :)
Pentilog sayfalarında iconjane, çorapdelisi, fashiontr, styleboom, offnegiysem ve mordolap röportajlarını okuyabilirsiniz.
Yaptığımız çekimden mordolap'ın Pentilog için seçtiği fotoğraf da işte burada :)
Saturday, 20 March 2010
İşte moda Alexander McQueen gibiler yüzünden sanattır!
Hayır hayır, McQueen'in son koleksiyonu değil tam olarak konu. Evet bir bölümü sadece...
McQueen'in koleksiyonlarına 'bakarken' sadece baktınız mı yoksa hikayesini tam olarak incelediniz mi bilemiyorum tabi... Ama hikayesini bilmiyorsanız -biliyorsanız bir de benden duymuş olursunuz- ilham kaynağının Bizans olduğunu kesinlikle bilmelisiniz...
Bizans demek İstanbul demek gibi birşey aslında... İnsanlar yaşadığı yerde var oluyorlar... Yaşadıkları yerden besleniyor ruhları, kültürleri... Sıcak iklimlerde yaşayanlar sıcak kanlı, soğuk iklimlerde yaşayanlar soğuk kanlı oluyor... O kadar çok örnek verilebilir ki buna... Özetle Bizans'ı besleyen de İstanbul'dur işte.
McQueen'in koleksiyonlarına 'bakarken' sadece baktınız mı yoksa hikayesini tam olarak incelediniz mi bilemiyorum tabi... Ama hikayesini bilmiyorsanız -biliyorsanız bir de benden duymuş olursunuz- ilham kaynağının Bizans olduğunu kesinlikle bilmelisiniz...
Bizans demek İstanbul demek gibi birşey aslında... İnsanlar yaşadığı yerde var oluyorlar... Yaşadıkları yerden besleniyor ruhları, kültürleri... Sıcak iklimlerde yaşayanlar sıcak kanlı, soğuk iklimlerde yaşayanlar soğuk kanlı oluyor... O kadar çok örnek verilebilir ki buna... Özetle Bizans'ı besleyen de İstanbul'dur işte.
Alexander McQueen intihar etmeseydi, moda haftasında gerçekleştireceği defile bir kraliçenin zindanı gibi kasvetli bir yerde olacakmış. Düşünsenize.. Yerebatan Sarnıcı'nda bir defile... İlham kaynağı da zaten tam orası...
Moda bu adamlar gibi yetenekler yüzünden sanatsa sanat işte...
Monday, 15 March 2010
Çalıların arkasındaki tavşanı siz de gördünüz mü?
Alice’i Harikalar Diyarı’na beyaz bir tavşanın çağırdığını bilirsiniz… Tim Burton’ın yarattığı Harikalar Diyarı’na yine beyaz bir tavşan alıp götürüyor Alice’i… Herkesin Alice’ten beklentilerinin olduğu ve hemen karar vermesini beklediği bir anda, Alice’ten başka hiç kimseye görünmeyen beyaz tavşan, takıp peşine götürüyor Alice’i harikalar diyarına…
Filmi 3D olarak izlerken kesinlikle dünyanın aslında ne kadar sıkıcı bir yer olduğunu düşündüren film beni aynı zamanda heyecanlandırdı ve çocukluğuma doğru enteresan bir yolculuğa çıkardı. Ama film bitti, çocukluğuma giden iç yolculuğum devam etti…
Aynen Alice gibi çevremde konuşlanmış ve benden bir şeyler bekleyen anlamsız kalabalığı fark ettim önce… Sonra içimdeki – aslında dışımda da gayet dünyanın en cici tavşanı yaşıyor, sizi kısa sürede onunla da tanıştırırım- minik beyaz tavşan beni birden bire yıllar yıllar öncesine taaa babaannemin bahçeli evine götürüverdi. Babaannem mutfakta bir öğleden sonra uyuklarken, kardeşlerim kedinin yavrularıyla oynuyor, annem kek, kısır ve çay yapıyordu… Belki kuzenim Venhar da gelirdi bugün ve arka bahçede piknik yapardık. Belki arılar oğul verirdi… Akşam anneanneme gidecek, anneannemin verdiği tüllerden bebeklerimize elbise dikecek, belki çamurdan pasta yapacaktık. Ama illaki bize örülen patikleri yarım da olsa giyip, bitince ne güzel olacağını düşünüp sevinecektik…
Şimdi o günlerden geriye büyümüş ve kimisi aramızda olmayan sevdiklerim, rengârenk patikler ve beynimin bir köşesine yerleştirdiğim ve herhangi bir sebeple hatırlayıp beni çocukluğuma götüren anılarım kaldı… Bakıyorum hayatlarımız elimizden kayıp giden bir sürü şeyle dolup taşıyor, kimi zaman sevinerek, kimi zaman özlemle hatırlıyoruz…
Ama çocukluğuma bu seferki gidişim biraz daha gerçekti sanki… Kokular gerçekti, renkler gerçekti, bir yaz günü öğleden sonra gün ışığı bir bulutçukla gölgelerken bahçeyi, duyduğum kavak yapraklarının hışırtısı gerçekti!
İnsanın çocukluğundaki gibi hissetmesi ne güzelmiş! Daha beynimiz başkalarının bize biçtiği mutluluk kalıplarıyla şekillenmemiş, başkalarının dayattığı değerlerle kirlenmemişken, daha taptaze ve tertemizken hayal ettiğimiz, mutlu olduğumuz şeyleri düşündüm… Sonra bugüne gelip yaşadıklarımın, istediklerimin hangilerini gerçekten kendim istiyorum, bunu bulmaya çalıştım. Ve ayıklamaya karar verdim… Bakalım neler değişecek? Belki bir yolcuğu da çocukluğumdaki cesareti geri almak için yaparım o günlere, kim bilir…
Filmi 3D olarak izlerken kesinlikle dünyanın aslında ne kadar sıkıcı bir yer olduğunu düşündüren film beni aynı zamanda heyecanlandırdı ve çocukluğuma doğru enteresan bir yolculuğa çıkardı. Ama film bitti, çocukluğuma giden iç yolculuğum devam etti…
Aynen Alice gibi çevremde konuşlanmış ve benden bir şeyler bekleyen anlamsız kalabalığı fark ettim önce… Sonra içimdeki – aslında dışımda da gayet dünyanın en cici tavşanı yaşıyor, sizi kısa sürede onunla da tanıştırırım- minik beyaz tavşan beni birden bire yıllar yıllar öncesine taaa babaannemin bahçeli evine götürüverdi. Babaannem mutfakta bir öğleden sonra uyuklarken, kardeşlerim kedinin yavrularıyla oynuyor, annem kek, kısır ve çay yapıyordu… Belki kuzenim Venhar da gelirdi bugün ve arka bahçede piknik yapardık. Belki arılar oğul verirdi… Akşam anneanneme gidecek, anneannemin verdiği tüllerden bebeklerimize elbise dikecek, belki çamurdan pasta yapacaktık. Ama illaki bize örülen patikleri yarım da olsa giyip, bitince ne güzel olacağını düşünüp sevinecektik…
Şimdi o günlerden geriye büyümüş ve kimisi aramızda olmayan sevdiklerim, rengârenk patikler ve beynimin bir köşesine yerleştirdiğim ve herhangi bir sebeple hatırlayıp beni çocukluğuma götüren anılarım kaldı… Bakıyorum hayatlarımız elimizden kayıp giden bir sürü şeyle dolup taşıyor, kimi zaman sevinerek, kimi zaman özlemle hatırlıyoruz…
Ama çocukluğuma bu seferki gidişim biraz daha gerçekti sanki… Kokular gerçekti, renkler gerçekti, bir yaz günü öğleden sonra gün ışığı bir bulutçukla gölgelerken bahçeyi, duyduğum kavak yapraklarının hışırtısı gerçekti!
İnsanın çocukluğundaki gibi hissetmesi ne güzelmiş! Daha beynimiz başkalarının bize biçtiği mutluluk kalıplarıyla şekillenmemiş, başkalarının dayattığı değerlerle kirlenmemişken, daha taptaze ve tertemizken hayal ettiğimiz, mutlu olduğumuz şeyleri düşündüm… Sonra bugüne gelip yaşadıklarımın, istediklerimin hangilerini gerçekten kendim istiyorum, bunu bulmaya çalıştım. Ve ayıklamaya karar verdim… Bakalım neler değişecek? Belki bir yolcuğu da çocukluğumdaki cesareti geri almak için yaparım o günlere, kim bilir…
Friday, 12 March 2010
Yaratıcı blog deyince...
>>
Geçtiğimiz günlerde sevgili Iconjane sağolsun yaratıcı blog ödüllerini dağıtırken 'Moda sanattır..'ı da unutmamış...
Öyleyse sıra 'Moda Sanattır...'da seçilenlerde...
Sevdiğim şeylere gelince...
Geçtiğimiz günlerde sevgili Iconjane sağolsun yaratıcı blog ödüllerini dağıtırken 'Moda sanattır..'ı da unutmamış...
Öyleyse sıra 'Moda Sanattır...'da seçilenlerde...
Sevdiğim şeylere gelince...
- Sürprizler - kötü olmamak şartıyla
- Renkler
- Rüyalar
- Pozitif ve ışık saçan insanlar
- 'Puzzle'lar
- Kelebekler
Wednesday, 3 March 2010
7 Mart'ı ajandalarınıza kaydedin: Hussein Chalayan defilesine davetlisiniz!
Fütürist modacı Hussein Chalayan 2010 Sonbahar / Kış koleksiyonunu vogue.com'da görücüye çıkarıyor...

Vogue'la birlikte Mart'ta yayına başlayan vogue.com 'dan canlı canlı izleyeceğiniz defileyi beklerken Türkiye'nin moda arşivi olacağına inandığım portale de gözatabilirsiniz...
Dünyada defilesi ilk defa canlı canlı yayınlanan tasarımcı-hatırladığım kadarıyla- Alexander McQueen'di... Şimdi de Hüseyin Çağlayan'ı oturduğumuz yerden izleyeceğiz.
Ayrıca Türkiye'de ilk defa bir moda dergisi, web sitesinde canlı canlı bir tasarımcının defilesini yayınlamış olacak. Moda tarihine bunu da not düşerek, bir sonraki kilometre taşının ne olacağını merakla beklemeye devam...

Vogue'la birlikte Mart'ta yayına başlayan vogue.com 'dan canlı canlı izleyeceğiniz defileyi beklerken Türkiye'nin moda arşivi olacağına inandığım portale de gözatabilirsiniz...
Dünyada defilesi ilk defa canlı canlı yayınlanan tasarımcı-hatırladığım kadarıyla- Alexander McQueen'di... Şimdi de Hüseyin Çağlayan'ı oturduğumuz yerden izleyeceğiz.
Ayrıca Türkiye'de ilk defa bir moda dergisi, web sitesinde canlı canlı bir tasarımcının defilesini yayınlamış olacak. Moda tarihine bunu da not düşerek, bir sonraki kilometre taşının ne olacağını merakla beklemeye devam...
Monday, 1 March 2010
Episode 2: Levi's kamera arkası...
İşte Levis'in yeni sezon çekiminde kamera arkası görüntüleri geldi...
Yeni sezon ürünleri mağazaya geleli tam bir ay oldu... Fakat yoğun geçen Şubat ayı kamera arkası çekimlerini yayınlamama bir türlü izin vermedi...
Ve nihayet Mart! Yepyeni bir ay... Mart ayına karşı özel bir sempatim var. Hem serin hem aydınlık, bazen ılık bazen karanlık... Ne kış, ne de yaz gibi tahmin edilebilir değil Mart'ın ruhu... Her an bir sürpriz yapabilir... Mart'la asla samimi olamazsınız. Asla size söz vermez.. Canı ne isterse öyle eser Mart rüzgarı, ister Lodos gibi ılık, ister Karayel gibi donuk...
Deniz Özgün'ün fotoğraflarını çektiği yeni sezon Levis'ları kombinlemiştik... Bon Mod vokalisti Aslı ve 'sosyal medya'da -bu lafı her ne kadar samimiyetsiz bulsam da- Üstün Üzüm olarak bilinen Ali The Hall'da buz gibi havaya rağmen incecik Levi'slarla cici pozlar vermişlerdi...
Deniz Özgün'ün çekimlerini görmek isteyenler şöyle buyursun.
Benim çekimlerime gelince:
Yeni sezon ürünleri mağazaya geleli tam bir ay oldu... Fakat yoğun geçen Şubat ayı kamera arkası çekimlerini yayınlamama bir türlü izin vermedi...
Ve nihayet Mart! Yepyeni bir ay... Mart ayına karşı özel bir sempatim var. Hem serin hem aydınlık, bazen ılık bazen karanlık... Ne kış, ne de yaz gibi tahmin edilebilir değil Mart'ın ruhu... Her an bir sürpriz yapabilir... Mart'la asla samimi olamazsınız. Asla size söz vermez.. Canı ne isterse öyle eser Mart rüzgarı, ister Lodos gibi ılık, ister Karayel gibi donuk...
Seviyorum işte bu başına buyruk, özgür Mart'ı...
Gelelim Mart'ın ilk günden Moda sanattır'a getirdiklerine...
Deniz Özgün'ün fotoğraflarını çektiği yeni sezon Levis'ları kombinlemiştik... Bon Mod vokalisti Aslı ve 'sosyal medya'da -bu lafı her ne kadar samimiyetsiz bulsam da- Üstün Üzüm olarak bilinen Ali The Hall'da buz gibi havaya rağmen incecik Levi'slarla cici pozlar vermişlerdi...
Deniz Özgün'ün çekimlerini görmek isteyenler şöyle buyursun.
Benim çekimlerime gelince:
İşte ekip: Bihter, Onur, Emre, Aslı...
Ve renkli bir kapanış...
Subscribe to:
Posts (Atom)
Popular Posts
-
Galata Moda'yı yağmur dolayısıyla yüksek tavanlı dükkanlarında ağırlayan Serdar-ı Ekrem Sokak, öğleden sonra yağmura rağmen çok kalabalı...
-
Aylardır beklediğim The Great Gatsby sonunda vizyonda! Gecikmeli olarak vizyonda olması beklentilerimi artırmıştı tabi ki ama şunu da itir...
-
Yeni yıla girmek neden heyecanlandırır insanı... Yaşanacak koskoca bir yıl! İçinde henüz gelmemiş iki bahar, açacak çiçekler, hem de ...
-
"Stil" kelimesi en çok "İtalyan"la bir arada kullanıldığında dikkatimi çekiyor. Evet benim muhteşem ikilim; İtalyan Stil...
-
Dün Cemal Süreya'nın ölüm yıldönümüydü... Yıllar önce Radyo Boğaziçi'nin online dergisinde yayınlanan yazımı Cemal Süreya anısına b...
-
Ofisteki kahve molalarını internetten alışveriş yaparak geçiren biiiiir sürü arkadaşım var. Malum online alışveriş cennetlerine gümbür gümb...