Saturday, 30 July 2011

Hairmafia: Ahmet'le karşılaşma aka. "ben kimim!"

Bence büyüdüğünüzde saçınızın nasıl olacağına karar verirken çocuklukta başınıza gelenler çok etkili... Sapsarı uzun saçlı bir kız kardeşiniz varsa örneğin, ve annenizin sadece bir kafayla ilgilenecek vakti varsa kahverengi saçlarınız kısa olmak zorundadır. I am sorry! Benim de o kalın kahve saçlarımın başına gelen buydu... Yıllarca kısacık saçlarla dolaştım... Elif'in saçları ikimize de yetti...


Sonra bir ara, orta okuldayken, uzun saçların illaki bağlı olmak zorunda olduğu yıllarda, okul müdürünün saçlarla uğraşmasına anlam veremeyerek - e nihayetinde saçtı bu, bir okul müdürü için hayat memat meselesi olmamalıydı- saçlarımı uzatıp salıverirdim, her defasında koridorun bir ucunda müdür yardımcılarıyla karşılaşacağımı bile bile... Sonra başka şeylerimi değiştiremeyeceğimi kavradığım zamanlarda, gücüm hep o belime kadar uzanan saçlarıma yetti.. Annemin karşısına elimde makasla dikilip, kaç defa "annnneeee... şunları ya sen kes ya ben keseceğim" dediğimi bilirim... Teenager işte... Ama annem hiç bir seferinde geri çevirmedi beni, kesti. Bu sefer de belki saçlar önemliydi, ama önemli değildi işte... Hayatta eşzamanlılıkla karşılaşmak sadece budist eğilimli kitaplarda mı mümkündü acaba... O zaman da bunu sorgulamaya başladım! 

Yıllar geçti ama benim uzamaktan bıkmayan saçlarım başıma iş açmaya hep devam etti, ya da ben onunla uğraşmaya devam ettim... Full mühendis ve hayatı siyah ve beyaz olarak algılamasıyla ünlü zeka küpü insanlarla dolu bir iş ortamında saçlarımın dağınık veya toplu, uzun veya kısa olmasının bir önemi yoktu. Aylar boyunca - dile kolay 47 ay!- sabahın karanlığında uyanıp servise yetişmek için koşmaya çalışırken mesela... Sanki saçlarım hayatın karmaşasının bir parçasıydı, şekli ve şemali de buna dahil. 

Sonra her şey gibi o günler de bitti ve Semi-Celebrity bir manager ve üstelik ilk kadın! müdürümle çalışmaya başladım. Sektör: moda... Hem de hani o tüm dünyanın ayılıp bayıldığı markalar içinde iş yapılan, e haliyle snob ve burnu havada bir iş ortamı ve zeka küpü olmanın beş para etmediği bambaşka bir yerde buldum kendimi... Aynalar eskisinden daha fazla anlam kazandı... Pembe incili kaftanı dolaptan indirme zamanıydı artık ama bünyem... Birden bire 180 derece değişen değerler ve şekil şemalle overdoze olmuş bünyem! 

Her neyse... Saçlarım yine değişmeliydi... Ve kendimi Hairmafia Ahmet'le burun buruna buldum... Hani normalde kuaförler kısa mı uzun mu, nasıl olsun, kakül olsun mu gibi sorular sorar ama kafalarına göre keserler ya, Ahmet onlardan değil! Karşımda tarzına rock mı desem, gotik mi yoksa avangart mı, bir türlü karar veremediğim dövmeli, enteresan bir adam ve bana saçımın şeklini nasıl istediğimi değil, kim olduğumu soruyor. Kim! Kimsin sen diyor, bir günün nasıl geçer, neler yaparsın... Senin kim olduğunu bilmeden nasıl bir saç istediğini bilmemin hiçbir önemi yok diyor... Ve sanırım hayatım boyunca saçlarım ilk kez kim olduğumla paralel bir önem kazanıyor... Ahmet'in saçlarıma neler yaptığını da bu yüzden kendime saklıyorum. Kendiyle yüzleşmeye hazır olan herkesin Ahmet'le bir kez karşılaşması lazım. Ama hazırlıklı gitmeyin. Bilinçaltının bir saç telindeki korku dolu bekleyişi veya içinizdeki delinin üstüne giydirdiğiniz gömleği yırtarak saçlarınızda yeniden hayat bulmasına şahit olun...


Not: Bu bir reklam değildir, zaten Ahmet'in yazdıklarımdan haberi de yok, şimdilik... 
Pi. 

Thursday, 14 July 2011

Renklerden yapılmış rüyalar... Sara Blake

Tatil tatil diye tuttururken sonunda küçük de olsa bir tatilcik yapabildim... Şimdi sıra resim aşkımla ilgilenmeye geldi... Dünyada para kazanmak diye birşey olmasa kendimi resim yapmaya adardım... Şimdi kırk yılda bir elime aldığım boyalar ve hayatıma dahil ettiğim ressamlar var, kimileri bundan haberli, kimileri habersiz...
Tesadüfen bulduğun illüstrasyonları paylaşmak istedim, Sara Blake çizmiş... Beğendiniz mi?


Friday, 24 June 2011

İlham postası... Ruhunuzu yeterince besliyor musunuz?

Kimi görsem diyette... bir "zamanında yediklerinden kurtulma çabası"dır gidiyor ki, evlere şenlik... Ben de aynı diyeti gardırobumda başlattım birkaç ay önce... Ve çantalarca kıyafeti üstünde etiketiyle oraya bıraya dağıttım. Şimdi kısmen! boş dolabı doldurmaya kıyamıyorum...

Eskiden gözüm aç, dolabım toktu; şimdiyse gözüm tok dolabım aç! Ama artık gardırop beslemeye paydos! Zaman ruhu besleme zamanı... Bugünkü ruh gıdası huzurlarınızda! 
Bu arada benim çok sevdiğim bir arkadaşımın yukarıdaki fotoğrafın aynısından olması stilistin moodboarda o fotoğrafı eklemiş olabileceği... Mümkün olabilir mi acaba?

Monday, 6 June 2011

Tatili gelenlere...

Benim tatilim bir yıl önce geldi, ama bir yıldır gitmek bilmedi... Hani meslek olarak turistliği seçsem ancak kendime gelirim, öyle hissediyorum... Şöyle evi yazlık modda kullansam, eşyaların yarısını atsam, kıyafetlerin hepsini atsam! Sonra tatile çıksam, ama şöyle uzuuun uzun... Öncesinde püfür püfür elbiselerden bir valiz hazırlasam... ama indirimden almasam hiçbir şey! Hepsi sakin ve sessiz mağazalardan... -sam...-sem... Bu fotoğraf da üstüne tuz olsa, biber olsa! ETS bana uygun bir tur bulsa beni tatile gönderse...
Elbisenin uçuşuna bakar mısınız? Nasıl da davetkar. Lanvin kendisi. görsel de Saks Fifth Avenue için çekilmiş.

Thursday, 26 May 2011

Android günlüğü... Louboutin benim olsun!

Iphone olmadan bitmekte olan 3. ay... Aman 3GS bile değildi diyerek avutuyorum kendimi ama seviyorum hala onu.. Platonik hislerim var kendisine karşı! Ancak takıntı olsun istemiyorum... Bakış açım net yani.. Hem severim, hem de bağımlısı olmam... Her neyse... O olmazsa başkası oldu, bir android edindim kendime... En angrysinden birdleri uçurup saldırıyorum domuzcuklara... Bir de bol bol foto çekiyorum ben de... E tabi iconjane'in eline kimse bu konuda su dökemez ama ben de bugünkü ganimetlerimi paylaşayım dedim... Nasıl ama ne güzel logo değil mi...



Wednesday, 25 May 2011

Hani bakınca insanı bambaşka yerlere götüren fotoğraflar vardır ya...

Birkaç sene önce şunu farketmiştim, güneşi bulutlar kapatmış olsa da, bir bir şekilde onu göremeyip karanlıkta kalmış olsak da aslında güneş hep var! "Bunu herkes bilir" demeyin... Bulutları görünce modu değişen, grilikten bunalan insan güneşi öldü sandığından mu bunalır? Hayır...

Neyse... Bu fotoğraflar da tam tersi etkiyi yaptırıyor... Görünce insan güneşe yaklaştığını hissediyor. İnsanın içi aydınlanıyor, yaşadığını hissediyor! Topuz yapılmış bir saçla akşamki havuzbaşı kokteylini beklemek, ya da bir kır düğünü sonrası kendini çimlere atmak, üstündeki elbisenin kasıklığından kendini kurtarıp...

Bende uyanan hissiyat budur? Ya sizdeki?


Vogue İngiltere, Haziran 2011
Model: Dree Hemingway
Fotoğraf: Tom Craig
Styling: Bay Garnett
Related Posts with Thumbnails

Popular Posts